Sabah sabah cama vuran yağmurun sesini duyunca, gene ağlamış suratlı bir cumartesi yaşayacağımı anladım. Yağmur giderek hızlanıyordu. Camdaki ses, açsana be açsana be dercesine buyurganlaştı, çat çat cama vururken. Pencerenin kolunun iyice kapalı olduğundan emin olmak için, perdeyi aralayıp kolu yokladım. Korkacak birşey yoktu.
Bir süre camın önünde oyalandım. Sellerin sürüklediği kırmızı toprağın akışını seyrettim. Yer yer gölcükler oluşmuştu. Hercai adını taktığım, kuyruğu ve kafası tekir, vücudu beyaz kedi karşı bahçenin duvarında hızla koşup, bizim bahçedeki sarmaşığa tırmandı. Balkona atladı. Yağmurdan kurtulunca, kafası gözü birbirine karışarak iyicebir silkindi.
Yatağa dönüp biraz daha kestirmeyi düşündüm. Gün ışığını ve sokak lambasının gözümü rahatsız eden aşırı parlaklığını kesmek için astığım siyah perdenin bir kanadını çektim. Diğerini de çekmek için elimi uzattım ama çekmeden bıraktım. Yağmurun çatırtısına bir de araba motorunun homurtusu katılmıştı. Merak edip mutfağa geçtim, erken erken neler olduğunu anlamak için pencereden bakmaya.
Tam pencerenin altına şehirlerarası bir yolcu otobüsü parkediyordu. Motor sonunda sustu. Kalabalık bir grup ıssız sokağa boşaldı. Birden yazı anımsatan bir canlılık oldu. Kızlı erkekli bir grup genç deniz tarafına doğru akmaya başladı.
Sulara basa basa yürüyorlardı, üniversite öğrencisi havasındaki gençler. Yağmura aldırmadıkları belliydi. Bol pantalonlu, kırmızı saçlı bir kız sigarasını tüttüre tüttüre indi aşağıya. Bazılarının ellerinde müzik aletleri vardı sanırım. Kılıflarından öyle anladım. Acaba Cunda'daki müzik akademisinden mi geliyorlar bunlar, diye geçti aklımdan. Badavut'ta deniz tarafındaki iki büyük otelin günübirlik geziler düzenlediklerini işitmiştim.
Onlar buraya gelirlerse ben de Ali Bey'e giderim, dedim yüksek sesle, aniden içimde kabaran bir coşkuyla. Taşkahve'de çay içer, karışık bir Ayvalık tostu yerim. Bir iki yudum da oranın ünlü tombul kedilerine atarım, dedim. Şeker pembesi şemsiyemi kaptığım gibi aç aç fırladım evden. Hedef Ali Bey yani Cunda Adası.
Ada'ya varıncaya kadar yağmur dindi. Puslu bir güneş açtı. Ben evde planladığım gibi yaptım ama kediler lolantaların balık artıklarını yemişlerdi herhalde, tost parçalarını koklayıp bıraktılar. Garson topladı yerden. Yemez bunlar, vermeyin, dedi bana. Karınları doyunca kedilerin ne kibirli olduklarını sanki ben bilmiyorum.
Oturduğum tahta iskamlenin ayaklarına sürtünen sarı kediye fazla yüz vermedim. Garsona bir de adaçayı söyledim. Ön masada genç bir çift okey oynuyordu. Küçük kızları oyun taşlarını çat çat birbirine çarptırıp, kıkır kıkır gülüyordu çıkan sese. Sonra mızmızlanmaya başladı, gidelim diye tutturdu. Kalktılar.
Ben de kalktım. Mevlâna Caddesine doğru yürüdüm. Yıkıntı halindeki eski yetiştirme yurdu binasının yanından tırmanıp, Arnavut kaldırımlı ara sokaklara sardırdım. Kimi iyi durumda, kimi yıkık dökük taş evlerin, eski kiliselerin, mahalle arası bakkalların önünden, arkasından, sağından, solundan dolana dolana tepedeki değirmenin oraya çıktım. Rahmi Koç'un restore ettirdiği Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı'nın oraya; daha şık bir deyişle Kent Kitaplığı'na.
Ağustos 2007'de açılışı yapılan rüzgar değirmeni çok yakışmış Cunda'ya. Manzaraya hakim konumuyla Şeytan Sofrası'na çıkmış gibi oluyor insan burada. Kapıdaki Sivas Kangalından önce çekindim ama bana kuyruk salladı. Yüz vermedim, belki astarını ister, patilerini üstüme başıma sürer, dedim.
Kış tarifesiyle yalnızca Cuma-Cumartesi günleri açıkmış kitaplık. Görevli de Ayvalık Halk Kütüphanesi'nden tanıdığım bir memur hanım. Tanıdık olduğu halde iltimas geçip bana kitap vermedi, götürüp evde okumak için. Kural böyleymiş. Koçlar'ın aile dostu büyükelçi Necdet Kent'in özel kitaplığını oğlu Muhtar Kent bağışlamış. Bunlar tam da değirmenimden kitaplar, dedim memur arkadaşa; Alphonse Daudet'nin Değirmenimden Mektuplar'ına nazire olarak. Kitaplıkta, ölmeden okunması gereken ilk yüz kitaba giren kitaplar var. İki ciltlik Don Quihote tercümesine göz öldürdüm ama ancak hocam Jale Parla'nın giriş yazısını okuyabildim. Daha neler neler, ne kitaplar var bazı yayınevlerinin bağış olarak gönderdiği kitaplar arasında. Ziyaretçi defterine yazı yazıp, kitapların dışarı verilmesi isteğimi arz ettim Rahmi Koç'a; sonra dışarıdaki masalardan birinde oturup manzarayı seyredeyim dedim ama soğuk geldi iskemleler, hemen içeri kaçtım.
Eski bir denizci usturlabından yapılma bir masa lambasının ışığında birkaç kitap karıştırdım. Üç sayfa birinden, beş sayfa öbüründen okudum. Kitaplığı ziyarete gelen iki hanım, duvara sonradan monte edilen dinî fresklerin üstündeki haç şeklini beğenmediler. Daha şık bir çizim için önerilerini ziyaretçi defterine yazmalarını tavsiye ettim ben de, her zamanki ukalâlığımla. Yalnız kalınca arkadaşla karşılıklı çay içtik. Cunda'ya yerleşen ünlülerden konuştuk. Feyza Hepçilingirler Ayvalıklı'ymış biliyor musun, dedim malûmatfuruş bir havayla. Pınar Kür de yazları gelirmiş. Rahmi Bey'in de böyle bir ünlü listesi istediğini öğrendim o arada. Sonra gelirken bakkaldan aldığım fıstıklı çikolatayı paylaştık aramızda.
Mesai bitiminde birlikte çıktık. Ben, yolum uzun, sıkışırım diye önce tuvalete uğradım. İyi malzeme kullanılmış, çok güzel, tertemiz bir tuvalet. Yerlerde heykeller var, duvarlarda resimler asılı. Tam tuvaletin yanındaki çıkıntılı duvara, insanı seyreder gibi duran kısa pantalonlu bir oğlan çocuğu fotoğrafı konmuş. Çok tuhafıma gitti ama belli ki çok muzip bir zat bu Rahmi Koç Beyefendi. Kendi çocukluk fotoğrafını çerçeveletip hanımlar tuvaletinin en can alıcı yerine yerleştirtecek kadar şakacı.
Eski kiliseler ve yetiştirme yurdu gibi birkaç restorasyon daha yaptırırsa Rahmi Bey Adası olarak bir kez daha değişebilir Cunda'nın adı. Zaten ben Ali Bey Adası adına bir türlü alışamadım, belki Rahmi Bey'e dilim döner...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
22 Eylül 2008 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder