Üsküdar'ın Musahipzade Celâl Tiyatrosu aşağı yukarı yirmi yıl öncesine kadar barakadan bozma bir yerdi. Daha çok askeriyede kullanılan geçici bir sığınma yeri. Yüksekliği boyunca kesilerek, yere yatay olarak yerleştirilen yarım bir silindir. Ön ve arka yüzü yarım daire olan metalik bir sığınak. Ses geçirgenliği fizikte rastlanabilecek en yüksek değerde. Doğancılar parkının, caddesinin, mahalle aralarının, biraz ilerideki Üsküdar İtfaiyesinin, Aypark açık hava sinema bahçesinin, İmrahor'un, daha aşağılarda bayırın bitimindeki Salacak vapur iskelesinin, Salacak halk plajının, Çiftekayalar'ın, Ayazma düğün, sünnet, aile çay bahçesinin, Şemsipaşa'nın, yazmacıların, tütün işlenen reji binalarının, lunaparkın, bit pazarının bütün seslerini, bütün fısıltılarını masalsı bir gerçeklikle içeriye sızdıran bir tiyatro sahnesi. Yaşamın her yüzüne hişşşt hişşşt diyerek kendine baktıran, bugünkü ölçülerle dermaçatma denebilecek bir yapı.
Ben yetişkin bir gençkızken, o ortaokul çağında bir yeniyetme olan erkek kardeşimle giderdik tiyatroya. Yarım daire şeklindeki girişi her gördüğünde, Gargamel'in inine geldik gene, diyerek eğlenirdi kardeşim. Loş ortam, seyrettiği çizgi filmlerdeki büyücülerin karanlık mağaralarını anımsatırdı ona. Hem korku, hem merak, hem de beni koruma içgüdüsüyle belki, önüme geçer, önce o girerdi tiyatrodan içeriye, büyük adam tavırlarıyla. Patlamış mısır kokusu, parlak kağıtlara sarılı hindistan cevizli bisküi koko, açılan gazoz şişesinin çıkardığı fışşş sesi onu yeniden çocukluğuna döndürürdü çok geçmeden. Oyunun başlamak üzere olduğunu bildiren gong sesi o yıllarda daha icat edilmediğinden, kapıda bilet kesen adamın içeri girin uyarılarına kadar, ya oturarak ya da ayakta öteberi yerdik birlikte.
O hafta Sait Faik öyküleriyle tek kişilik bir oyun vardı sahnede. Nasıl yani, dedi kardeşim, tek kişiyle tiyatro olur mu, kalabalık gerekmez mi? Sus, bak oyun başlayacak, görürüz bakalım nasıl olacağını, Savaş Dinçel yazıyordu kapıda, dedim, o oynayacakmış. Perde açılırken pür dikkat kesildi kardeşim. Epeyce küçükken tanıştırmıştık onu tiyatroyla, bayağı eğitimli bir seyirciydi ama tek kişilik oyunu ilk kez izleyecekti.
Savaş Dinçel sahnede tek başına yarattı kardeşimin aradığı o kalabalığı. Sahnenin bir köşesinde Burgaz'da Sait Faik olup balıkçılarla konuşuyor, başka bir köşede Semaver'deki ana-oğula laf yetiştiriyordu. Loş kırmızı sahne ışıkları altında Sarnıç, büyülü bir gerçeği aktarıyordu bize. Kardeşim bir ara, barakanın soğuğundan olacak, çişim geldi, dedi kulağıma fısıltıyla. Ben, tut azıcık, birazdan çıkacağız, dedim saatimi işaret edip. O sırada Savaş Dinçel hişşşt hişşşt, diyordu seyircilere. Sahnenin kenarında Sait Faik gibi oturmuş, başında kalıbı bozulmuş bir fötr şapka, sırtında buruşuk bir gömlek, ütüsüz pantalon, hişşşt hişşşt. Ben bir an fısıldaşmalarımızı duydu da, bize hişşşt hişşşt dediğini sandım, utandım. Kardeşim oturduğu yerde kıpırdanıyordu. Ansızın tiyatronun dışında bir bağırtı koptu. Sokakta muhtemelen yakartop oynayan çocuk sesleri doldu barakanın içine. Sonra bir kadın sesi: Veliii, iki de ekmek alıver, hiç kalmamış, diye seslendi.
O anda Savaş Dinçel etkileyici sesiyle hooop hooop diyecek, hişşşt hişşşt yerine, dedim içimden. Oysa o seyirciye arkasını dönmüş, sahnenin gerisinde hâlâ hişşşt hişşştleyerek birşeyler aranıyordu yerde. Barakanın duvar tarafında oturduğumuz için dışarıda oynanan tiyatroyu en çok bizim duyduğumuza hükmettim. Savaş Dinçel, Sait Faik berduşluğuyla dalgın dalgın bakıyordu uzaklara.
Oyun bitince barakanın duvarındaki çıkış kapısından boşaldık sokağa. Gargamel'in inini dolanıp tekrar içeriye girdik. Kardeşimi tuvalete götürdüm. Savaş Dinçel de kulisten çıkmış, bizden yana geliyordu. Yaklaşınca bize şöylebir baktı. Yüzündeki çarpık gülümseme ve berduş sakalıyla çok yakışıklı geldi bana...
Ayten Suvak
ASlolan ASktır
22 Eylül 2008 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder